~Carte d’Or Dondurmalı Workshop~
Nis 20th









Cumartesi öğleden sonrası, tüm günü böyle geçirdim işte… Profesyonel bir mutfakta kendini kaybetmiş, acemi bir aşçı olarak. Carte d’Or un davetini kaçırmak olmazdı iyi ki de kaçırmamışım, çok eğlenceli ve keyifli bir gündü.
Eğlenmenin yanı sıra, fotoğrafçılık üzerine Muhittin Tüylüce‘den yeni şeyler öğrendim, yeni blog arkadaşları edindim, (şefimiz {Uğur Volkan Uysal} sayesinde) bir dondurmayı sadece dondurma olarak görmekten vazgeçtim.
Tam da bu post’u yayınlamak üzereyken, beni bu workshop’a davet eden Aylin‘den mail geldi.
O gün çekilen fotoğrafları göndermiş.
Ne iyi oldu, gördüğünüz üzere yukarıda tek bi fotoğrafım bile yoktu :)


Dondurmalı Blog‘u da takipteyim!
Ohhh misss…
Nis 16th






Bi kaç gündür hiç evde durasım yok, fırsat buldukça dışarı atıveriyorum kendimi.
Bugün de karşıya annemi almaya gidecektim, öncesinde de şu şirin zatla bir buluşma yapalım dedik.
Hava da bi güzeldi şansımıza, ohh misss.
Yemekler yedik, kahveler içtik, yürüdük, alışveriş yaptık.
Yetmedii avm de aldık soluğu…
İlk defa birisinden önce yorulmanın ve pes etmenin haklı gururunu yaşıyorum.
Ben ve alışveriş bir yerde kopabiliyormuş demek! Bi yaşıma daha girdim ;)
Offf, pofff, püfff…
Nis 13th



Sırasıyla bunlar yapıldı ve fotoğraflanmamış daha bi çok şey. Sabah kirpiklerimin içine içine sızan güneş ışığının hakkını veremedim ya, içimde bir sıkıntı. Ne yaptıysam keyif vermedi, kimisine de elim gitmedi.
Suratım perşembe pazarı gibi, memnuniyetsiiiz, hayatından bezmiş bi ifade var yüzümde.
Gidip, gelip bişiler atıştırmış olmamda cabası, lanetli kilom 64.9 dan ötesini göremedi henüz.
Böyle giderse, göremeyecekte zaten. Ekmek arası peynir istiyor canımmm.
Böyle olmaz… yarın bişiler yapmalıyım, kendimi sokağa atmalıyım, gezmeliyim, dolaşmalıyım.
İnsanın ha deyince kendine eşlik edecek birini bulamaması ne acı :/
Ay Çöreği tarifi için TıkTık
Sıradışı bi gün!
Nis 8th















Bol fotolu bi post oldu farkındayım ama daha ne fotolar var bi bilseniz… Bunları kıyamadım artık elemeye.
Bi kısmını janti gözlüklerinin ardında ki dünya tatlısı insan “Mutfak Sırları” çekti. O olmasaydı napardım bilmiyorum pazartesi günü…
Pazartesi günü çok acayip bi şekilde başlayan reklam macerasının ilk günüydü. Ayak üstü uğradığım bi deneme çekiminden gelen iş teklifiyle, sabahın körü Taksimden kalkan servisle kendimizi önce Zekeriyaköyde, sonra Atatürk Arboretumunda bulduk. Bizim işimiz erken bitti, akşam üzeri döndük ama gece yarılarına kadar çekim sırası bekleyecek olan dünya kadar insan bıraktık ardımızda. Salı gününden itibaren hava durumunu göz önüne alırsak pazartesi bi nimetmiş bizim için. İliklerimize kadar ısındık, dağ ve orman havası çektik ciğerlerimizin en derinlerine. İstanbuldan bi hayli uzak olmasına rağmen yaşamak için öyle güzel yerlerki. Baharın geldiğini şehir içinde sadece hava ısındığında anlıyorsunuz ama oralarda her ağaç, her çim tanesi, her kuş, her çiçek size bas bas bağırıyor. İçim gitmedi desem yalan söylerim, evlerde, ortamda süperdi ama uzak işte, çok uzak hatta. Orada ki işimiz bittiğinde koloni halinde mekan değiştirip başka bi yere geçtik… Canlı ağaç müzesini keşfettik, reklam filmi nasıl çekiliri öğrendik, onca insan nasıl idare ediliri şaşkın gözlerle izledik. Çok harala gürele bi gündü, ne oldu, ne bitti hala anlayabilmiş değilim. Bakalım kesmezlerse görücez ne yapabilmişim ya da yapamamışım…
Pazar gününden kalma bahar-piknik havasını, pazartesi gününe de taşıyabilmiş olmanın verdiği hazzı çok çabuk yitirdim ama. Halbuki niyetimiz Atatürk Arboretumu’na daha sakin kafa gitmekti. Ne harika bi yermiş, ne huzurlu, ne dingin… Hafta sonları sadece üyelere açıkmış ama, dolayısı ile yalnızca h.içi ziyaret etme imkanı var. Yurdum insanını düşündükçe doğru bi karar gibi geliyor ama işte, bize de yazık… Umarım havalar bi an önce düzelirde en kısa zamanda yine gideriz. Bu arada tam çıkarken bi leylek sürüsü gördük havada… Bu ne demeeek? Bu sene çok gezicez demeek ;)



